İSLAMCI FAŞİZMİN ISLAK RÜYASI; YENİÇERİ KALSA, MATBAA GELMESE, GENÇLER TEKKELERE TIKILSA…

Selim Yalciner

“Zorbalığa başladılar,” dedim başımı okumakta olduğum gazeteden kaldırmadan.
“Zorbalık, yenileceğini anlayanların, haksız olduğunu bilenlerin başvurdukları bir yöntemdir,” diye yanıtladı Çağrı, “Doğruluklarından, haklılıklarından kuşku duymayanlar asla zorbalığa başvurmazlar, direnirler…”

“Zorbalığa zorla karşılık verilmesini mi bekliyorlar sence?”
“Olabilir ama, görüldüğü gibi, bu yolun da çıkışı yok. Hiç kimse, bu zorbalara zor kullanarak karşılık vermeye kalkışmıyor, tersine, herkes, insanları sakin olmaya çağırıyor.”

“Böyle davranmak, zorbaları cesaretlendirir mi?”
“Hayır, açığa çıkarır, utandırır. Gizli örgütler aracılığıyla, Taliban, Işid, paramiliter yapılar kullanılarak bazı saldırılar düzenlemek isteyenler varsa, onlara da ciddi bir uyarı aslında son dönemdeki bazı gelişmeler, çünkü hiçbir şey gizli kalmıyor artık, yapanlar, yaptıranlar çok kısa bir süre, birkaç gün içinde isimlerinin her yere yayıldığını görüyorlar, kaçacak delik aramaya başlıyorlar…”

“Koşullar değişti diyorsun…”
“Öyle diyorum! Bunların ağababaları, Osmanlı’daki ulema sınıfı yani, sultanları; yeniçerileri kışkırtıp ayaklandırarak etkilemeyi kaç yüz yıl başarabildiler, önceleri savaş ganimetinden büyük pay alarak, bu yol kapanınca da Batı’dan alınan borçların önemli bir bölümüne el koyarak, Osmanlı’yı batırırken kendileri iyice zenginleşerek. Bu arada, Arapça harflerle matbaanın Osmanlı’ya gelişini de üç yüz yıl geciktirebildiler, bu olağanüstü büyük kötülüğü gözlerini kırpmadan yaptılar. Ulema, alimler demek, din alimleri, dini konularda çıkarlarına göre yorumlar yapmaya debelenen adamlar yani. Ulema, önce Osmanlı’nın dilini, Türkçe, Arapça ve Farsça dillerinin sözcüklerini, dil kurallarını kafalarına göre çorbaya çevirerek sadece, kendi denetimleri altında tuttukları medreselerden mezun olanların anlayabileceği bir hale, Osmanlıca’ya çevirdiler. Dikkatini çekerim, o dönemlerde halk, bizim şu anda konuşmakta olduğumuz Türkçe ile konuşup anlaşıyordu, kimsenin o ağdalı Osmanlıca ile bir ilişkisi yoktu, çünkü ulema, böyle olmasını amaçlıyor, halktan insanların, kendilerinin yani ulemanın denetiminde olan yargı, eğitim, bürokrasi gibi güç aygıtlarına yaklaşmasını istemiyordu. Matbaadan ve ıslahattan, reformlardan nefret ettiler, çünkü bu gelişmeler sonucu güçlerini yitireceklerini iyi biliyorlardı. Zamanla tıp ve mühendislik üzerinden aydınlanmanın Osmanlı’ya girmesiyle birlikte de -çünkü İslamcı faşizm, kendi çöküşünü, 19. Yüzyıl’ın ilk yarısındaki bu yeniliklerle başlatır- karanlığın, ulemanın gücü kırılmaya başladı. İslamcı faşizmin ıslak rüyası; yeniçeri kalsa, matbaa gelmese, gençler tekkelere tıkılsa… Hayal artık!”

“Gençleri tekkelere tıkmak, yatılı Kuran kurslarına gelen erkek çocuklarına tecavüz etmek, altı yaşındaki kız çocuğunu tekkesinin sözüm ona önde gelen otuz yaşındaki müridiyle evlendirmek, kadın öldüren erkekleri, ‘iyi hal’lerinden dolayı en kısa sürede salıvermek ve ‘iş’lerine devam etmelerine yardımcı olmak, ekonomik etkinlikten sadece yağmayı anlamak, iyi güzel ne varsa satmak, her şeyi ‘komisyoncu’ yandaşlarına peşkeş çekmek…”
“Tüm bunların sonuna gelindi artık, bu nedenle iyice sinirleniyorlar, kendilerini denetleyemez hale geliyorlar. Ancak artık ne yaparlarsa yapsınlar, gidiyorlar… Başta motorları olmak üzere tüm önemli parçaları birkaç şirketin, dolayısıyla ülkenin ‘şimdilik’ gösterdiği ‘sessizlik’ nedeniyle içerde ve dışarda bir araya getirilebilen araçlar, İHA’lar SİHA’larla övünerek seçim kazanamazlar. Her gün kapsamını ve düzeyini artırdıkları ‘rüşvet’lerle de seçmenin düşünce ve davranışlarını satın alamazlar, özetle, bu iş, buraya kadar… Ne yani, özgürlüğü yaşayan gençler, İslamcı faşizm tarafından tekkelere tıkılarak karanlığı mı seçecekler, yoksa en kısa yoldan aydınlığa mı yönelecekler, yanıtı bilmeyen var mı?”

UNUTMADIK, UNUTMAYACAĞIZ, UNUTTURMAYACAĞIZ!

Deprem felaketini unutmamak, felakete uğrayanların her açıdan yanlarında olmak demek, sessizce, onların sorunlarını paylaşmak demek, örgütlü dayanışmayla güçlenmelerini sağlamak demek; canlarını, yakınlarını, her şeylerini yitiren felaketzedelerin karşısına kibirle geçip, ‘Bak bu çadırı sana (para karşılığı) ben verdim’ demek değil. Tutuklu ve hükümlülerden; hastalık, yaşlılık, engellilik, hamilelik, lohusalık, çocukluk ve bebeklik nedenleriyle yasa gereği acilen salıverilmeleri gerekenlerin en kısa sürede insan onuruna yaraşır bir biçimde tahliyelerinin sağlanması için sorumluların harekete geçmelerini istemek, bir insanlık görevi. Kadınlar, “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” başlıklı eylemlerini, 6284 Sayılı Yasa’nın kaldırılması girişimlerine karşı mücadeleleri ve yaşama yönelik istemleriyle sürekli genişletiyorlar. Cumartesi Anneleri gözaltında ‘kaybedilen’ canlarının akibetini, Galatasaray Meydanı’nda sürekli gözaltına alınarak tam 943 haftadır soruyorlar. Boğaziçi Üniversitesi hocaları, özgür, özerk, demokratik ve katılımcı; yağmacı rantçı kayyımlardan kurtarılmış bir öğretim için sıcak soğuk yağmur kar demeden 120 haftadır direniyorlar. Gezi Davası’nın akılalmaz cezalarından sonra başlatılan Adalet Nöbetleri 53 haftadır tutuluyor ve ülkenin her yanındaki haksızlığa uğramışlara avukatlarca hukuki destek sunuluyor.

Demirtaş altı yılı, Kavala beş yılı aşkın bir süredir rehine. Sözleri, yazıları, haberleri paylaşımlarından dolayı tutuklanmış olanlar hala içerde. Bu güzel ülkeyi yağmalayıp bitirmeye kararlı İslamcı faşizm karanlığına karşı aydınlığın onurlu savaşımı, her geçen gün gelişiyor, güçleniyor, yaygınlaşıyor…